Döndüğünde Aynı Kişi Olmadığın Yer: Kibera

0
1861

Kibera. Nairobi. Kenya…

Döndüğünde aynı kişi değilsin artık…

Gittiğinde de değildin. Bazen hatıralarını paylaştıklarını yanına alıyorsun, bazen de onları geçmişte bırakmak için çabalıyorsun. Resimler boşuna değil…

Kibera

Girilmemesi gereken çok ünlü fakir bir bölge Kibera. İngilizce’de “slum” diyorlar, Fransızca’da ise “bidonville” deniyor. Küçük küçük teneke evciklerden oluşuyor burası ve bu bölgede ortalama 500 bin kişi yaşıyor. Zengin ve şaşalı yabancıların evlerinin biraz ilerisinden başlıyor Kibera ve öyle sonsuza uzanırmış gibi yayılıyor etrafa.

Herkes tarafından kesinlikle gidilmemesi gereken bölgelerden biri olarak belirtiliyor. Çok tehlikeli diyorlar. Aslında tehlikeli kelimesi göreceli bir kavram, sana göre tehlikeli olan başkalarına göre sıradan olaylar bütünü. Eğer Kibera’da doğmamış ve orada yetişmemişseniz oraya ait sayılmıyorsunuz. Kendi krallıklarında sadece yaşayanlar değiller, bölgeye hükmeden ve yöneten de onlar… Ve bu nedenle dışarıdan gelenleri, yani oraya ait olmayanları, içeriye almaya çok hevesli değiller.

…Hayat koşulları yokmuş gibi… Sanki sadece var oluyorlar…

Şanslı bir günümüzdeydik. Şoförümüz, Mike, Kibera’da oturuyormuş. İki çocuğu var ve oturduğu bölgedekilere göre iyi para kazanıyor; aylık 150 dolar. Kibera’da bu parayı kazanan çok az insan var, o nedenle saygı duyulan biri Mike. Hem çocuklarını da Kibera’daki okula yollamıyor, dışarda servisle gidilip gelinen bir okula yolluyor. “Onlar buradan kurtulmalı” diyor, “Onlar buradan kurtulacak, akıllı benim çocuklarım… Çalışkanlar, Fransızca bile öğreniyorlar” diye ekliyor. Buradan kurtulmaktan kastedilen ima havada kalıyor. Aidiyette fena bir şey değildir bazen diye düşünüyorum.

Mike market yolundayken arabayı aniden sola kırıyor. Hem eşine uğrayacağız,  hem de Kibera’yı göreceğiz. Fotoğraf makinem yok yanımda. Keşke olsaydı diyorum. Biraz sevinç, biraz korku sarıyor beni çünkü Kenya’ya ilk geldiğimde yaşadıklarım pek de iç acıcı şeyler değildi. Bunları da bir ara anlatırım. Anlayacağınız korkuyorum Kibera’ya gidiyor olmaktan.

…Artık eminim bazı talihsiz olaylar bazen insanın hayata karşı duruşunu etkileyebiliyor…

Arabayla hala asfalt yol üzerinde gitmekteyiz ve hala zengin villaların arasında yol alıyoruz, sokaklarda her zamanki gibi bir sürü insan yürüyor. Karşıdan bir otobüs geliyor, ön camında bulunun metal bir plaka üzerinde Kibera yazıyor.

Kibera

İşin ciddiyetini anlıyorum. Hayatın diğer tarafını biliyordum ama şimdi ne kadar gerçek olduğunu görme zamanı yaklaşıyor. Bir iki sokak sonra her zamanki gibi küçük bir Kenya pazarı çıkıyor karşımıza. Kenya’nın neredeyse her bölgesinde olduğu gibi kare şeklinde tahta tezgâhlarda meyveler satılıyor. Toprak yola ulaşıyoruz. Girişte biraz şeker kamışı, biraz şüpheli bakışlar, biraz mangolar, biraz sinekler, biraz yer fıstıkları karşılıyor bizi. Uzun zamandır görmeyi istediğim o evlerin arasında derin çukurları olan yolda zıplaya zıplaya gitmeye başlıyoruz.

Küçük küçük bir sürü bir insan boyunda teneke ev düşünün, hepsi iç içe girmiş ve sıra sıra dizilmiş evler.

Kibera

Her yerde teneke var, evlerin sadece çatıları tenekeden değil. Duvarları dahi teneke. Evler arasında uzanan tek bir ana yol var. Evler arasında mesafe, evler arasında ayrım yok. Ana yol dediğime bakmayın tek gidişi olan ve devlet tarafından geçen sene düzeltilmiş içi onlarca çukurla dolu toprak bir yol.

Topraktan bir sokak: “Tek şerit topraktan bir nehir akıyor önünüzde sanki. Rengi sarı ile turuncu arasında.

Araba olunca herkesin dikkatini çekiyoruz. Mike camını açıyor ve tanıdıklarına selam veriyor ve biraz bizden söz ediyor. Gidiyoruz. Yol kenarı evlerin kapıları açık, içleri o kadar küçük ki o kapılardan ancak kafalarını eğerek geçebileceklerini düşünüyorum. Her köşede çocuklar var. Hepsi bize gülümsüyor. Hepsinin suratında biraz şaşkınlık ve biraz da “oh be, bir şeyler sanki bugün farklı” diyen bir ifade var. Gülüyorlar. Arkamızdan konuşuyorlar. Hele bir kuaförün önünden geçiyoruz, kapıya dizilmiş 15 yaşındaki kızları görüyoruz. Saçlarına Afrika’ya özgü örgüler yapmakla meşguller. Bizi görünce aralarında kıkırdamaya başlıyorlar. Bir kaçı ellerindeki tarakları bırakıp el sallıyor.

…Gülümsüyorsun… Gülümsüyorlar… Herkes bir şeylerle uğraşıyor… Boş duran kimse yok sanki, öyle bir ritim öyle bir hareket var ki sokaklarda… Sürekli gülümsüyorlar… Gülümsüyorsun…

Yol boyunca ne ararsanız var burada.

Balık kızartanlar var. Balıkların üzerinde onlarca sinek var. Afrika genelinde midir bilemiyorum ama burada büyük marketler dışında eti soğuk ortamda saklamak pek adet değil. Bu nedenle eti ne kadar uzun süre pişirsen o kadar iyi.

Patates kızartıyor bir kadın. Bizim simit arabalarından daha ufak bir arabanın içine bir sürü patates kızartması doldurmuş. Çocuklar arabanın etrafını sarmışlar ve ellerindeki ufak paralarla damaklarına tat satın alıyorlar. Biraz ileride bir kız çocuğu kırmızı bir leğenin içinde yıkanıyor. Daha 10’unda yok sanırım. Bizi görünce ayağa kalkıyor, etrafındaki diğer çocuklarla beraber gülümsüyorlar. Sular saçlarından vücuduna dökülüyor. Sular yüzüne dökülüyor. Pırıl pırıl parlıyor karşımızda.

…Tek iletişimimiz var ifadeler…

Bir süre sonra yol sola dönüyor artık daha da içlerine doğru gidiyoruz Kibera’nın. Sağ tarafta bir okul çıkışına denk geliyoruz. Çocuklar burada da bizde olduğu gibi üniforma giymek zorundalar (tabi son zamanlarda bizdeki zorunluluklar değişti ama geçmiş zamanları bazen hep bugüne taşıyoruz). Benim kişisel olarak sevdiğim bir uygulama bu, hele burada daha çok seviyorum. En azından fakirle zenginin ayırımı biraz olsun üniformaların arkasında azalıyor. Çocuklar ayaklarında kısa pantolonları, üstlerinde kısa genelde mor kareli gömlekleri ve yeşil kazakları ile önümüze dökülüyorlar.

Kibera

Sonra arabanın geçmesi için sağa sola kaçışıyorlar. Hepsi güzel. Hepsinin çantası çok eski. Bazılarının elinde kitaplar var, defterler var, kalemler var.

…Defterlerin sayfaları o kadar eski ve sarı ki… Sanki yaşayan bir tarih kütüphanesindeyim… Sayfalar uçuşuyor… Gidiyorum.

Biliyor musunuz Kibera’daki ilkokullardaki çocukları düzenli olarak hayvanat bahçelerine götürdüklerini. En azından kendi ülkelerinin güzelliklerini çocukken de olsa görebilme şansına erişebilsinler diye… Sonra zor oluyormuş…

Daha sonra devam edeceğim…

Ama… Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler, yavaş yavaş ölürler okumayanlar, müzik dinlemeyenler Pablo Neruda.

SEVDİN Mİ?

YORUM YAPALIM

CEVAP VER